
Ülkemiz siyasetinde en büyük problem bizi yönetmeleri için başa getirdiğimiz hükümetlerin ortak noktalarının eylem hükümeti değil söylem hükümeti olmalarıdır.
Durum futbolumuzda da çok farklı değildir.Altı doldurulmayan sportif başarı vaatleriyle, kulüplerimizin başına geçen yönetimlerin uyguladıkları yanlış politikalarla,uzun vadede başarıya ulaşma çabası yerine günü kurtarma, taraftarlara hoş görünme ve koltuğunu sağlama alma düşünceleriyle bir çok kulübümüz iflasın eşiğine gelmiş, bırakın sportif başarıyı, borç batağına sürüklenmiştir.
Ülkemiz futbolunun bir dönem güzide kulüplerinden olan Göztepe'nin hali şu anda içler acısıdır.O kadar geriye gitmeye de gerek yok, 2000 yılının UEFA ve Süper Kupa sahibi Galatasaray'ın borcu 200 milyon TL'na dayanmıştır.
1996-2001 tarihleri arasında Avrupada alınan neticeler doğrultusunda
kulübün kasasının dolması gerekirken, kulüp o dönemden bu yana borç batağındadır.Jardel'e verilen astronomik ücret, Fatih Terim'le yakalanan başarının istikrarın ürünü olduğunun keşfedilememesi, dönemin Okan, Emre gibi yıldızlarının bonservis bedelsiz elden kaçırılması bu borçların nedenleri arasındadır.Ama en önemli neden bu sportif başarılarla dolu sürecin yanlış değerlendirilmesi ve paralel olarak ekonomik büyümenin sağlanamamasıdır.İşte bu durumda yanlış kulüp politikalarından ve yönetim zaafiyetinden söz edebiliriz.
Kulüp yönetimleri teknik direktör belirlerken hatır, gönül işlerine göre belirlemekte, başarı kısa vadeli olarak sadece skora göre değerlendirilmekte, söylemleri ve davranışlarıyla hem teknik heyeti hem taraftarları germektedirler.Ama çeşitli denemeler sonucunda başarı sağlanamadığında, kendilerini değiştirmeyi, erdemli bir davranış örneği sergileyerek istifa etmeyi akıllarının ucundan bile geçirmemektedirler.Bu durumda imajı zedelenen kurum kulübün ta kendisi olmaktadır.
Aziz Yıldırım'ın, Mustafa Denizli Fenerbahçe'yi şampiyon yaptıktan sonra "Sen mi takımı şampiyon yaptın,ben yaptım" demesini bir yana bırakın, İlhan Cavcav'ın yıllardır Gençlerbirliği takımına izleyerek, cüzzi miktarlarla oyuncular alıp, sonrasında iyi paralara satması, bu değerli oyuncularını takımda tutup sportif başarıyı hedeflemek yerine kulübü ticarethane gibi görmesi Türk futbolundaki yönetim zaafiyetini açıkça ortaya koymaktadır.
Ne yazık ki Türk futbol yöneticileri (istisnalar hariç) futboldan bir kulübü yönetecek kadar anlamıyorlar.Özhan Canaydın, Aziz Yıldırım, İlhan Cavcav gibi isimler çok iyi birer iş adamı olabilirler belki ya da bir firmayı maksimum kar noktasına eriştirebilirler ancak konu futbol olunca maalesef sınıfta kalıyorlar.Kulüp politikaları, bizlere yansıttıkları futbol bilgileri, medyayla olan iletişimleri, taraftarlara verdikleri mesajlar, uygunsuz hareketleri, ortamı germeleri gibi konular gözönüne alındığında sokaktaki vatandaştan pek farkları kalmıyor açıkçası.
Bu durumda şunu söylemeye hakları var "Ben X Spor Kulübünün Başkanıyım, asıl amacım tüm spor branşlarında hedeflerimizi yakalamak bunun yanında da ekonomik büyümeyi gerçekleştirmektir"
O zaman Türk futbolunda yönetim zaafiyetine bir son vermek için bir Futbol Direktörü göreve getirilmeli, bu direktör işinin ehli ve mümkünse yabancı bir yönetici olmalı, futbol takımı için bu şahısa tam yetki verilmeli ve bu Direktör her daim Teknik Heyet ve Yönetim Kurulu arasında köprü vazifesi oluşturmalıdır.Yani bir anlamda Başkan sahanın içinden çıkmalıdır.
Aslında çözüm Arsene Wenger ve Alex Ferguson örneklerindeki gibi menajer sistemine geçmek ve bu isme tam yetki vermekte olabilir.O zaman bir Futbol direktörüne gerek kalmaz.Fakat bizim ülkemizde bu sistemin oturması bir hayli zor olacağından Futbol Direktörlüğü sisteminin kulüplerimiz açısından daha faydalı olması muhtemeldir.Ancak burada kilit nokta kulübün Futbol Direktörüne vereceği değer Barcelona'nın Cruyff'a verdiği değere yakın olmasıdır.
Uzun vadeli politikalardan yoksun bir takımın futbolunu izlemek zorunda kalmamanız dileğiyle...